‘Boğaziçi’nde Düşman Ceza Hukuku devrede’

0

Özlem Şen Abay: Hukukun en temel ilkesi, yetkililerce bilinmiyor mu? İşte burada aslında bir başka hukuk, Düşman Ceza Hukuku devreye giriyor…

Türkiye bir aydır Boğaziçi gündemine kilitlenmiş durumda. Üniversiteye kayyum rektör atanması başta okul öğrencileri ve öğretim görevlileri olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin tepkisini çekti. Gösteriler ve protestolar iktidarın beklediğinin aksine hala sürüyor. Bu durumda iktidar bir yandan protestoculara dönük söylemlerin sertleştirirken, kolluk kuvvetleriyle de fiziki saldırganlığını artırdı.

Bugüne kadar 400’den fazla kişi gözaltına alındı, dün akşamki 2 öğrenciyle birlikte 4 kişi tutuklandı. Ancak bu süreçte başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun açıklamalarının suç teşkil edip etmediği de tartışılmaya başlandı. Bir yandan da eylemlere müdahale şekli, sürecin yönetilmesindeki adımlarda iktidarın yaşa dışına çıkan tavrı sorgulanıyor.

Birçok toplumsal olayda, hak arama mücadelesinde kendisini ön saflarda gördüğümüz Ankara Barosu avukatlarından ve Hukukta Sol Tavır Derneği üyesi Özlem Şen Abay’a bu süreçte yaşananları ve bu süreçte bu uygulamalara maruz kalanların haklarını nasıl arayabileceğini sorduk.

Abay’ın yanıtları şu şekilde:

Boğaziçi üniversitesinde eylemlerinde hukuksuzluğu açık olan 4 öğrenci tutuklaması dışında gözaltına alınan tüm öğrenciler serbest bırakıldı. Birkaçına verilen yurtdışına çıkış yasağı dışında bildiğimiz kadarıyla herhangi bir takibat da yok. Peki başta Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun öğrencileri “teröristlikle” suçlayan açıklamaları bu durumda bir suç unsuru haline gelmedi mi? Normal şartlarda birisi bu kadar kolay “terörist”likle suçlanabilir mi?

Yasalarımızda terör, terör suçlusu gibi kavramların tanımları ve çerçevesi belirlidir. Ancak buraya gelmeden önce hukukun en temel kavramlarından bir tanesinden mutlaka bahsetmek gerekir. O da masumiyet karinesi. Karine kelimesi hukukçu olmayanları bazen ürkütebiliyor; fakat biz ilkenin kendisine odaklanalım, o da şudur; bir suçtan dolayı kovuşturulan kişi, suçluluğu mahkeme kararıyla sabit olmadıkça suçlu sayılamaz. Peki öğrenciler için yapılmış bir yargılama, aleyhelerine kesinleşmiş bir mahkeme kararı var mı? Yok. Dolayısıyla hiç kimse, hangi yetkiye sahip olursa olsun, kimseyi teröristlikle suçlayamaz, itham edemez. İtham edecek, yargılayacak ve karar verecek merciler bellidir, kimse mahkemeler ve yargı organları dışında karar mercii ve söz hakkı sahibi değildir, olamaz.

Peki haklılıkları bu kadar açık olan öğrenciler neden teröristlikle itham ediliyorlar? Hukukun en temel ilkesi, yetkililerce bilinmiyor mu? İşte burada aslında bir başka hukuk, Düşman Ceza Hukuku devreye giriyor. Tanımı kabul edin ya da etmeyin, giderek artan otoriterleşme eğilimi kendine düşman yaratmadan yaşam bulamıyor. Yaratılan düşman mevcut hukuksal koruma ve statüden yoksun bırakılıyor, kalan diğer herkes ise potansiyel teröriste dönüştürülüyor ki, her an terörist ya da düşman olarak itham edilebilecekleri korkusu onlara da sirayet edebilsin.

Peki söz konusu olan Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı olunca öğrenciler hakkını nasıl arayabilir?

Normal koşullar altında bir insanı dayanaksız bir şekilde itham etmek hukuka aykırıyken, mevcut hukuk düzeninin askıya alındığı koşullardan bahsediyoruz. Boğaziçi Üniversitesi önünde günlerdir nöbet tutan topluluk aslında anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü ile düşünce ve ifade özgürlüğü haklarını kullanmıştır. Tümüyle barışçıl olduğu görülen toplanma sırasında ise orantısız bir güçle karşılaşmış vaziyetteler. Yapılan polis müdahalesi hukuka aykırıdır ve gençlerin eylemlerinin aksine şiddet içermektedir. Burada kişilerin hak ve özgürlüklerini garanti altına alması beklenen hukuk, adeta bir sopa olarak kullanılmaktadır. Gözaltılar, sistematik yaftalama politikası, polis şiddeti, tutuklamalar, yeni hukuk politikasının olmazsa olmaz unsurları haline gelmiştir. İşte tam da burada, sizin en temel anayasal haklarınız kısıtlanıyor ise temel hak ve özgürlüklerinize sahip çıkmak için yapılması gereken tek şey kalıyor: Baskıya boyun eğmemek. Mücadele etmek. Hukuksal mecrada olduğu kadar, toplumsal mecrada da mevcut hakların kullanımı konusunda da.

4 Ocak’ta protestolar başladığında İstanbul Valiliği Sarıyer ve Beşiktaş’ta eylem ve gösterileri “pandemi” bahanesiyle bir ay süreyle yasakladı. Geçtiğimiz günlerde Kadıköy’de eylem çağrısı olunca aynı gerekçeyle Kadıköy Kaymakamlığı da bir yasak kararı aldı. Benzer bir yasak İzmir’de de alındı, karar yine pandemiydi. Anayasal bir hak olan gösteri ve eylemlerin bu şekilde yasaklanmasında bir yetki istismarından sözedebilir miyiz? 

Tarihteki ilk karantina belgesinin 14. yüzyılda Adriyatik kıyısındaki bir liman şehrinde veba nedeniyle yayınlandığı bilinir. Yine insanlık salgın hastalıklarla mücadele edebilmek amacıyla daha merkezi araçlar geliştirmiş, olağanüstü bir takım tedbirlere ve halk sağlığı politikalarına başvurmuştur. Bunların hepsi salgın hastalıklarla mücadelede kazanım hanesindedir. Ancak insanlık tarihinde kazanım hanesinde olan bir başka konu da temel hak ve özgürlüklerin ulusal ve uluslararası belgelerle güvence altına alınmasıdır. Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü ile düşünce ve ifade özgürlüğünün askıya alınması anlamına gelen Valilik kararları hukuka aykırıdır. Çünkü olağan dönemlerde temel bir hakkın sınırlandırılması ancak kanunla mümkündür ve bununla da kalmaz bu sınırlamanın ayrıca “Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak” yapılmış olması gerekir. Valilik kararları her iki koşulu da taşımamaktadır. Bu anlamda bir çeşit yetki aşımı ve hatta yetkinin kötüye kullanımı söz konusudur.

LGBT yurttaşlara dönük nefret söylemlerinin bu kadar açıkça dile getirilmesi konusunda yasalarda ne tür önlemler var? Bu açıdan iktidarın söylemlerinde suç unsuru görüyor musunuz? Ve bir sergi bahane edilerek iki öğrencinin “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçundan tutuklanmasını nasıl yorumluyorsunuz? Bu kadar esnek yorumlanabilir mi bu yasalar?

Öğrencilerin ilk olarak dini hassasiyetler gözetilerek gözlem altına alındığını biliyoruz. Ancak bu sebeple tutuklamanın mümkün olmaması “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” suçlamasını gündeme getirmiş görünüyor. Üstelik yapılan açıklamalarda LGBTİ bayrakları ele geçirildiği, LGBT yurttaşlara yönelik sapkın gibi ifadelere şahit olduk. Bu tür açıklamalar nefret söylemi niteliğindedir ve asıl bu söylemin kendisi halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmektedir. Halkın bir kısmını açıkça tasnif etmekte, düşmanlık tarif etmektedir. Uluslararası bir takım belgelerde yapılan nefret suçu tanımı konusunda yasalarımızda kimi eksikler bulunuyor ne yazık ki. Örneğin cinsiyet ve cinsel yönelime dair sahip olunan önyargı ile bir kimseye hakaret edilmesi durumunda bunun Ceza Kanununda özel bir nefret suçu olarak tanımlanmadığını görüyoruz.

Öğrenciler hakkında verilen tutuklama kararına dönecek olursak; tutuklamanın yasalarda belirlenen koşullarının oluşmadığı açık. Verilen tutuklama kararları bir çeşit ön-peşin cezalandırma niteliğinde ve bu durum Anayasa’ya da, Ceza Muhakemesi Kanunu’na da aykırı.

AKP döneminde gerek siyasiler, gerekse yetkili bürokratlar, devlet görevlilerin siyasi iktidarın verdiği güçle sayısız hukuk dışı adımına şahit olunuyor. Boğaziçi eylemleri sürecinde bunun her türlüsü görüldü. İleride bu adımları atan kişiler hakkında yasa önünde geriye dönük bir hesap sorma mümkün mü sizde?

Söyleşimizin başından bu yana hukuktan ve mevcut hukuk düzeninin dönüştüğünden bahsediyoruz. Ancak bu durum hukukun toplumsal mücadelelerin en önemli alanlarından biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor, aksine önemini artırıyor. Çünkü hukuk gündelik yaşantımızdan başlayarak tüm gündemlerimize nüfuz ediyor. Bazen hukuksuzluk tam boy hüküm sürerken, kimi zaman da bu hukuksuzluğun üstü bir başka hukukla örtülüyor. Bunun ismi düşman ceza hukuku olabiliyor vehayut siz nasıl tanımlamak isterseniz; ancak mevcut otoriteryan durum değişmiyor. Unutmamamız gereken konu bu gün savunduğumuz değerlerin, hak ve özgürlüklerin, insanlığın yüzlerce yıllık mücadelelerinin sonucunda oluşan kazanımlar olduğu. Ve evet geride bir yere bakacaksak, yalnızca bu mücadelelere ve kazanımlara bakmamız gerektiği. Bu güçle yalnızca ileriye ve yukarıya bakmamız gerektiği. Ve evet sorunuza geri döneceksek geçmişte mümkün olmuştur, her şey bugün de mümkündür.